İlk medeni insanların pişirdiği ekmekler

Her insanın olduğu gibi benim de niş bir ilgi alanım var. İlk medeniyetler hakkında düşünmek ve hayal kurmak hoşuma gidiyor. Özellikle tarih öncesi insanlarının teknolojik olarak geri fakat günümüz insanıyla aynı zekaya sahip insanlar olduğu farkındalığına eriştiğimden beri tarihe farklı bir gözle bakıyorum.

Amatör fikrim şöyle: Temel düzeyde insani gerekliliklerimiz değişmedi bence; barınma, beslenme gibi ihtiyaçlarımız temel düzeyde aynı fakat elbette günümü teknolojisinin bize sunduğu araçlar sayesinde ve içinde yaşadığımız çağdaş toplum nedeniyle sorunlarımız, hedeflerimiz, bizi üzen ve bize zarar veren şeylerin sıralaması farklı.

Dikkat çekmek istediğim nokta bu insanlar günlük hayatta devamlı olarak doğayla bir mücadele içindelerdi ayrıca buna ek olarak insanlar toplumun parçası olduğu için, toplum içi mücadele hatta ve hatta toplumlar arası mücadeleler de vardı. 

Mesela bir taş devri kabilesindeki erişkin bir birey ya da Mısır medeniyetinde Piramitler'in inşaasında çalışan bir köle... Bu insanlar yaşadı. Bir ömür sürdüler. Her gün uyandılar beslendiler, kıyafetleri vardı, sevdikleri vardı, düşmanları vardı.. Belki toplum içinde yükselme hayalleri vardı, belki başka coğrafyaları keşfetme merakları vardı...

Tarih öncesi insanlara olan ilgimi beslemek adına araştırıp bulduğum Jane Auel'in Mağara Ayısı Klanı kitabı en hoşuma giden kitaplardan biri. O serinin ikinci kitabını da satın aldım fakat okumaya fırsatım olmadı. Şu aralar Journey of the Ancestor isminde bir internet yazı dizisini takip ediyorum. Bu iki örnek yerleşik hayata geçmemiş insanların hikayelerini anlatıyor hatta doğrusu ilk bahsettiğim kitapta bir yarı göçebe bir neandertal kabilesini takip ediyor. Bu kabileler de ilgimi çekiyor ama ben daha çok ilk yerleşik hayata geçen insanları merak ediyorum. 

Yerleşik hayata geçişin sebeplerinden biri tarım olarak kabul edilir. Buğdayın ehlileştirilmesi ve ekmek yapımı bu sebeple alakalı buluşlar olarak varsayılıyor. Ekmek pişirilmesi ilk geniş toplulukların oluşmasının merkezinde olduğu düşünülüyor. 


Bir yerlerde aralarından dere geçen birbirine düşman iki köy vardı. Deredeki balıkları kim avlayacak diye kavgaya tutuştu bu iki köy on yıllarca. Bu iki ayrı köyde birbirini seven genç bir çift yaşadı, birlikte yabana kaçtılar, sonları meçhul. 

Bu köylerden birinde bir mucit akarsuyun gücünü kullanarak buğdayı ezmeyi yani su değirmenlerini keşfetti. Bu keşif sayesinde önceden hayvanlarla icra ettikleri buğdayı una çevirme işlemini suyun gücüyle yapmaya başladılar. Bu sayede hayvanları başka işlere koşabilir hale geldiler. Bu icat sayesinde suyun iş yapabilme gücü insan ve hayvan gücüne katıldı (toplam watt arttı) ve bu köyün iş yapabilme potansiyelini oldukça yükseltti. 

Zaman içinde bu köy varlıklı hale geldi, yeni binalar inşa edildi, aileler büyüdü hatta genişledikçe eskiden düşman oldukları köy bir şekilde bu köyle birleşti, kasaba oldu. Kasabanın zenginliği çevredeki diğer grupların diline dolandı. Yağmacıların, haydutların hedefi haline geldi. Ambarları ve depoları yağmalandı, insan kaybettiler. Çareyi kasabalarını koruyacak çit yapmakta buldular fakat yağma konusunda tecrübeli haydut toplulukları çitleri kolayca aştı, depoları yine boşalttı. 

Kasaba tarumar oldu, sefalet içinde yıllar geçirdiler. Çareyi bu yağmacı gruplardan biriyle haraç karşılığı koruma altına girmekte buldular. Zaman içinde bu birliktelik bu bölgeye tekrar barış ve refah getirdi. Koruyucu haydutlar zaman içinde yerlilerin tarafına geçmiş oldu. Haydutlar sevilir ve sayılır bir teşkilat haline geldi, haraç ise zamanla şekil değiştirdi ve vergiye dönmüş oldu. 

Teşkilat, çok başarılı oldu bu organizasyon çevre köylere de genişledi. Birbiriyle iletişim halinde, barış ve refah içinde yaşayan çeşitli alanlarda özelleşmiş bir düzine irili ufaklı köy ve kasaba haline geldiler. Kendilerine özgü gelenekleri olan, birbirleriyle ortak geçmişe ve geleceğe sahip adeta yeni bir medeniyet doğdu. 


Serbest çağrışım ile birlikte böyle bir hikaye metni ortaya çıktı. Günün birinde bu konularda kısa hikayeler yazmak istiyorum.

Her neyse. 

Noel nedeniyle bütün marketlerin kapalı olduğu bir gün can sıkıntısıyla merak edip ekmek yapımını araştırdım ve ekmeğin aslında yapımının çok kolay olduğunu öğrendim. Elbette teknolojik aletleri olmayan ilk insanlar için kesinlikle kolay bir iş değildi. Fakat buğdayı toplayıp, dövüp un haline getirmek, zeytinin yağını sıkmak, temiz su bulmak zorunda olmadığım için; tuza, kabartma tozuna, temiz bir tezgaha ve ocağa erişimim olduğu için benim için çok kolay. 

Bahsettiğim gibi, bu basit ekmek tarifinde her evde bulunan ya da marketten dakikalar içinde temin edebileceğimiz ürünler kullanılıyor. Un, zeytin yağı, tuz, kabartma tozu ve su. 

2 ölçek un, 1 kaşık kabartma tozu, keyfe göre tuz ve zeytin yağını karıştır. Üstüne 1 ölçek suyu yavaş yavaş karıştırarak ekle. Karıştırdığın hamuru dinlenmeye bırak. 

Yemek istediğin zaman bir avuç hamuru al (ellerin temiz olsun, ayrıca un sür ki hamur eline yapışmasın), hamuru dümdüz et, önceden ısıttığın tavaya doğrudan at ve pişir. 

Bu ekmek bana ilk medeni insanların yediği ekmekleri düşündürüyor. 

Yapılış biçimi ve içerik benzer olsa da tadı aynı mı emin değilim. Çünkü tuza ve zeytinyağına erişimleri olduğundan da şüpheliyim, aslında hangi tarih ve coğrafyayla kıyas yaptığımız önemli olmalı fakat bu konuya hiç girmeyeceğim. 

Ben üstüne mozzarella peyniri (veya herhangi eriyen bir peynir) ve domatesle, nutellayla (herhangi sürülebilir krema) ya da yaptığım yemeklerin yanında tüketiyorum. Bunlar ilk medeni insanların aklına bile getiremeyecekleri bir bolluk, büyük ihtimalle bir somun ekmek onların öğününü oluşturan yegane şeydi. 

Ekran karşısında veya kendi kendime düşünerek çok fazla zaman geçirince bazen maddi hayatı unutuyorum ama neyse ki yemek yapmak gibi temel eylemler beni gerçek hayata geri çekiyor. Bu dünyaya gelip göçmüş milyarlarca insan gibi kendi ekmeğimi yapıp yiyorum. Lezzetli de oluyor namussuzlar.

Yorumlar